Bu soruyu sorman bile bir şeyin çatladığını gösteriyor.
Çünkü sevgi ile mecburiyet yan yana gelmez. Sevgi akar, zorlanmaz. Ama sen bu soruyu soruyorsun içinde iki ses var: biri "hakkı var, sevmeliyim" diyor, diğeri susuyor. Susan taraf öfke, yorgunluk, belki de uzun süredir birikmiş bir kırgınlık.
İşte tam burada duracağız.
Mecbur olduğun şey sevgi değil
Ana-baba hakkı İslami çerçevede ağır bir yer tutar. Allah'a kulluktan hemen sonra gelir. Ama bu çoğu insanın anladığı şekilde değil "ne yaparlarsa yapsınlar, ne hissedersen hisset, sev" değil bu.
Mecbur olduğun şey hürmet ve haktır. Sevgi bunun üstüne inşa edilen binadır. Temeli atmadan bina dikilmez.
Hürmet bir duygu değil, bir gerçeğin kabulüdür. Seni dünyaya getirdiler. Emek var, bir biçimde emek var. Bu gerçeği kabul etmek, her şeyi güzel bulmak anlamına gelmez sadece gerçeği inkar etmemek anlamına gelir.
Peygamber (sav) ana-babaya iyilik emretti buna ‘birr’ denir.
Birr bir davranış standardıdır: yumuşak söz, bakım, sabır, dua. Kalbinin her an onlara karşı coşkulu olması şart değil. Davranış mecburdur, duygunun şiddeti senin elinde değildir.
Neden sevemiyorsun — bunu kendine sor
Eğer çocukluğunda ihmal gördüysen, kıyaslandıysan, duygusal mesafeyle büyüdüysen bugün "onları sevmeliyim" cümlesi seni suçluluğa gömer. O suçluluk seni iyileştirmez. Sadece bastırır. Bastırılan öfke zamanla sevgi kılığına bürünür, içten içe çürütür bu en tehlikelisidir çünkü kendine yalan söylersin.
Gerçek yol şuradan geçer: önce kendine itiraf et.
"Şu an ona kızgınım. Şu an ondan uzaklaşmak istiyorum."
Bu cümleyi kurmak günah değil. Günah olan, bu duyguyu bastırıp onu zehir gibi içinde taşımak sonra da sormak: neden sevemiyorum?
Tasavvufun öğrettiği şey duyguyu yok etmek değil, duyguyla birlikte yürümektir. Önce gör. Sonra dönüştür.
Güvenli bağ nereden başlar?
Sınırdan.
Sınırsız "evet" bağ değildir, bağımlılıktır. Gerçek bağ şu üç şeyi taşır:
Onların hatalarını görmek ve yine de hürmeti sürdürmek.
Kendi ihtiyaçlarını dile getirmek ve yine de vazifeni yapmak.
Geçmişteki yaraları kabul etmek ve onları şimdiki ilişkine taşımamak.
Birine "hayır" diyebilmek hürmetsizlik değildir. Çoğu zaman tam tersidir sahte bir itaatten gerçek bir bağa geçişin başlangıcıdır.
Bilinçli insan ne yapar burada?
Tepki vermez, cevap verir.
Annen seni eleştirdiğinde içindeki çocuk hemen savunmaya geçer ya susar ya patlar. Bilinçli insan bir an durur. "Şu an içimde ne uyandı?" diye sorar. Sonra cevap verir.
Bu küçük bir duruş gibi görünür. Aslında yıllarca süren bir dönüşümdür.
Şimdi asıl meseleye: Allah ile olan bağ
Ana-babanla ilişkin, Allah'ı nasıl hissettiğinle çoğu zaman birebir örtüşür.
Baban mesafeliyse Allah'ı da mesafeli hissedebilirsin hesap soran, asla yeterli olamayacağın biri.
Annen şartlı sevgi verdiyse Allah'ın sevgisini de bir şarta bağlayabilirsin "ancak yeterince iyi olursam."
Ve işte tam burada tasavvufun en kıymetli gerçeği devreye girer:
Allah, anne-babanın eksik bıraktığı yeri tamamlayandır.
Er-Rahman, er-Rahim şartsız, ölçüsüz, hiçbir insanın sana veremeyeceği bir şefkat. Çünkü onlar da sınırlıydı. Onlar da yaralıydı. Kendi nefisleriyle boğuşan, kendi eksiklikleriyle gelen insanlardı.
Gerçek güven bağını önce Allah'la kurduğunda, ana-babana olan ilişkin artık bir ihtiyaçtan değil, bir seçimden doğar. Onlardan onay beklemeyi bırakırsın çünkü zaten kabul edilmiş, görülmüş, sevilmiş hissedersin. O hissi Allah'tan alırsın.
Ve o zaman hürmet mecburiyetten çıkar, teslimiyete dönüşür. Onlara hürmet ederken artık kendini kaybetmiyorsun kendini Allah'a teslim ettiğin için kendini buluyorsun.