Siyasetçisi ayrı tartışılıyor, borsacısı ayrı. Dini değerleri dilinden düşürmeyenlerin etrafında başka iddialar, kamu kaynaklarının kullanımı konusunda başka tartışmalar…
Nereye dönsek para, nüfuz, makam ve çıkar ilişkileri konuşuluyor.
Ve vatandaş artık şu soruyu soruyor:
Bu sofranın hesabını hep biz mi ödeyeceğiz?
Asgari ücretli ay sonunu getirmeye çalışıyor.
Emekli pazarda filesini dolduramıyor.
Esnaf elektrik, kira, vergi hesabı yapıyor.
Sanayici maliyetlerle boğuşuyor.
Gençler yıllarca okuyup bir iş bulmanın derdine düşüyor.
Ama öte tarafta milyonların, milyarların konuşulduğu dosyalar, soruşturmalar ve iddialar havada uçuşuyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Arkadaş, bu para nereden geliyor?
Daha önemlisi:
Bu düzen nasıl dönüyor?
Gaziantep’e bakın… Türkiye'nin önde gelen sanayi şehirlerinden biri. 5 OSB'si ile ön plana çıkar Gaziantep. Gaziantep üreten, marka yaratan, ülkemize para kazandıran bir şehirdir. Şimdi daralan ekonomi ve para döngüsünün azalmasıyla zorla ayakta kalan, yatırımlarını binbir güçlükle sürdüren şehir.
Diğer tarafta Fon dalgasıyla 4-5 ayda 100 milyar lirayı aşan vurgun yapan FON çetesi. Bunların içinde ne ararsan var.
Vatandaş haklı olarak adalet istiyor. 485 bin mağdur vatandaş ise paralarının yeniden ödenmesi umudunu taşıyor.
Gaziantep ekonomisi, 2026 yılı genelinde yüksek faiz oranları, finansmana erişim zorlukları ve küresel pazarlardaki talep daralması nedeniyle ciddi bir finansal sıkışıklık ve konkordato dalgasıyla karşı karşıyadır.
Şehir, devasa Organize Sanayi Bölgeleri (OSB) ve milyarlık ihracat gücüyle liderliğini korumaya çalışsa da reel sektörde peş peşe yasal koruma talepleri (konkordato) gündeme gelmektedir.
Türkiye'nin en önemli üretim ve ihracat merkezlerinden biri olan Gaziantep'te son dönemde artış gösteren konkordato başvuruları, iş dünyasında endişeye neden oluyor.
Özellikle tekstil sektöründe yaşanan daralma ve ekonomik baskılar, üretimin sürdürülebilirliği konusunda yeni değerlendirmeleri beraberinde getiriyor.
Bu şehir sabahın köründe fabrikasının yolunu tutan işçisiyle, kepengini açan esnafıyla, ihracat yapmak için dünyayla yarışan sanayicisiyle, sıcağın altında çalışan emekçisiyle Türkiye’nin üretim merkezlerinden biri.
Gaziantepli çalışıyor.
Üretiyor.
Vergisini ödüyor.
İstihdam sağlıyor.
Ülkeye döviz kazandırıyor.
Ama konu kamu kaynaklarına, siyasete, sermaye piyasalarına veya güç çevrelerine geldiğinde vatandaşın kafasında sürekli aynı soru beliriyor:
Biz çalışıyoruz da bu değerin kaymağını kim yiyor?
İşte Türkiye’nin çözmesi gereken mesele budur.
Kimsenin siyasi görüşüne, makamına, servetine, cemaatine veya çevresine bakılmadan aynı sorular sorulabilmelidir:
Bu servet nasıl oluştu?
Bu para nereden geldi?
Kamu kaynağı kullanıldıysa nereye harcandı?
Borsada küçük yatırımcı mağdur edildiyse kim sorumlu?
Bir kamu görevlisi makamını kötüye kullandıysa hesabını verecek mi?
Çünkü bu ülkede dürüst insanların en büyük beklentisi çok basit:
Adalet.
Başka bir şey değil.
Suç varsa üzerine gidilsin.
Delil varsa yargı önüne çıkarılsın.
Suç sabitse cezası verilsin.
İddia asılsızsa o insanın da itibarı korunup gerçek ortaya konulsun.
Ama dosyaların üzeri örtülmesin.
İnsanların kim olduğuna göre hukuk değişmesin.
Telefon rehberi kalın olanla gariban vatandaş aynı kapıya geldiğinde farklı muamele görmesin.
Çünkü bir ülkeyi yoksulluk zorlar ama adaletsizlik çürütür.
İnsanlar açlığa bir süre dayanabilir.
Ekonomik sıkıntıya da dayanabilir.
Ama “Ben dürüst olduğum için kaybediyorum, başkası kuralları çiğnediği için kazanıyor” düşüncesi toplumun içine yerleşirse işte orada çok daha büyük bir problem başlar.
Çünkü o zaman gençlere ne diyeceğiz?
“Çalışsın” mı?
“Dürüst olun” mu?
“Okuyun” mu?
Genç de dönüp bize şu soruyu sormaz mı:
“Bunları yapınca hakkımı gerçekten alabilecek miyim?”
İşte cevap vermemiz gereken soru budur.
Ve bütün bunlara rağmen Türkiye hâlâ ayaktaysa bunun sebebi, bu ülkenin kaynaklarını kendi malı gibi görenler değil; alın teriyle yaşayan milyonlardır.
Gaziantep’te sabah vardiyasına yetişmeye çalışan işçidir.
Kepengini “Bismillah” diyerek açan esnaftır.
Üretmeye çalışan sanayicidir.
Tarladaki çiftçidir.
Çocuğunu okutabilmek için kendi ihtiyaçlarından vazgeçen anne babadır.
Bu ülkeyi onlar taşıyor.
O yüzden mesele artık yalnızca ekonomik değildir.
Mesele ahlaktır.
Mesele hukuktur.
Mesele vicdandır.
Ve en önemlisi:
Mesele hesap verebilirliktir.
Kim olursa olsun…
Siyasetçi de olsa, iş insanı da olsa, borsacı da olsa, bürokrat da olsa, dini bir yapının mensubu da olsa…
Devletin ve milletin hakkına el uzatan varsa hukuk karşısında hesabını vermelidir.
Çünkü hırsızlığın sağı-solu olmaz.
Yolsuzluğun partisi olmaz.
Kul hakkının bahanesi olmaz.
Ve adaletin de torpillisi olmaz.
Son sözümüzü yine baştaki soruyla bitirelim:
Bu kadar tartışmaya, bu kadar şaibeye, bu kadar haksızlık duygusuna rağmen bu memleket nasıl ayakta kalıyor?
Cevabı belli:
Bu memleketi sofrasından eksiltip vergisini ödeyen, sabah işe giden, üreten ve hâlâ namusuyla yaşamaya çalışan milyonlar ayakta tutuyor.
Asıl korkmamız gereken, onların bir gün yorulmasıdır.