Yorulmak hakkının sadece birine ait olduğu bir evlilik — bu evlilik değil, vardiya.
Fedakarlık kelimesinin Türkçede tuhaf bir ağırlığı var. Hem erdem sayılıyor hem de neredeyse yalnızca bir cinsiyetin üzerine yükleniyor. Anneni düşün, büyükannenizi düşünün — kaç kez "o çok fedakar bir kadındı" cümlesini duydunuz? Şimdi bir erkek için aynı cümleyi kaç kez duydunuz?
Bu tesadüf değil.
Fedakarlık güzel bir şey — ama yalnızca gönüllü olduğunda, yalnızca karşılıklı olduğunda. Tek taraflı fedakarlık zamanla başka bir şeye dönüşür: sessiz bir kırgınlığa, ertelenmiş bir hayata, "ben de istiyordum ama" diye biten cümlelere.
Şimdi karşı tarafı da görmek lazım — çünkü sağduyulu olmak, kolaycılığa kaçmamak demek.
Evet, bazı erkekler gerçekten zor koşullarda çalışıyor. Fiziksel olarak ağır işler taşıyor, finansal baskıyı tek başına omuzluyor, "aileyi geçindiriyorum" derdini kanıksamış bir sorumlulukla yaşıyor. Bu da bir fedakarlık. Küçümsenmemeli.
Ama işte tam burada düğüm atılıyor:
Ekonomik katkı, ev işlerinden ve duygusal emekten muafiyet belgesi değildir.
"Ben para kazanıyorum" cümlesi, ortağının da para kazandığı anda tamamen çöküyor. Kadın da çalışıyor, o da yoruluyor — ama eve döndüğünde bir de "ikinci vardiya" başlıyor. Çamaşır, çocuk, yemek, ertesi günün planı. Bu ikinci vardiyanın adı yok toplumda. Görünmez. Sayılmıyor.
Oysa yorgunluk, kilo koyarsanız eşit tartıda bir şey.
Evliliğin sürdürülebilir olması meselesine gelelim.
Sürdürülebilirlik kelimesini çevre biliminden aldık — doğadan almadığından daha fazlasını geri verirsen sistem ayakta kalır, vermezsen çöker. Evlilik de böyle. Birinden sürekli alıp vermiyorsan, o toprak eninde sonunda verimsizleşiyor.
Fark şu: toprak şikayet etmez. İnsan eder.
Ya da etmez de içine gömer — ki bu daha tehlikeli. Yıllarca biriken sessiz kırgınlıklar, bir gün küçücük bir kıvılcımla alev alıyor. "Sen hiç anlamadın zaten" cümlesi boşluktan gelmiyor; yıllarca "neyse, geçelim" denilmiş anların birikiminden geliyor.
Peki ne yapmalı?
Bunu bir manifesto gibi sunmak istemiyorum — çünkü her evlilik kendi içinde farklı bir denge kuruyor. Kimi evlilikte kadın dışarıda, erkek içeride güçlü; kimi evlilikte tam tersi; kiminde ikisi de eşit yük taşıyor. Bunların hepsi olabilir, hepsi sağlıklı olabilir.
Yeter ki o denge, baskıyla değil konuşarak kurulsun. Yeter ki "senin işin bu" diye başlamayan, "biz nasıl yaparız bunu?" diye başlayan bir dil olsun evde.
Fark dev.
Son söz şu:
Evlilik bir sözleşme değil ama bir anlaşma. Ve her anlaşmanın iki tarafı vardır. Birinin sürekli imzaladığı, diğerinin sadece onayladığı bir anlaşma — adil değil.
Fedakarlık güzel. İkisi de yaparsa güzel.
Biri yaparsa — buna fedakarlık değil, bir tarafın yavaş yavaş erimesi denir.