Annesinin yoğun bakımdan çıkmasını bekleyen bir kadın, dışarıda sigara içen kardeşinin yanına gidiyor. Ve birden, hiç beklemediği bir anda, annesinin yıllar önce hastane yemeğine küfrettiği bir anıyı hatırlıyor. Kardeşi gülmeye başlıyor. O da. İkisi orada, hastane bahçesinde, gözlerinden yaş gelene kadar gülüyorlar hem de annelerinin hayatta kalıp kalamayacağını bilmedikleri o belirsizlikte.
Sonra kadın susuyor. Yüzünde bir suçluluk beliriyor. "Nasıl gülebiliyoruz şu an?" diyor.
Bu soruyu kaç kere duydum bilmiyorum. Acının ortasında bir kahkaha patladığında, insanın kendine şaşırdığı, kendini yargıladığı o an. Sanki gülmek, taşıdığın yükü hafife almak gibi gelir. Sanki acı çekiyorsan ciddi durman gerekir; gülersen, o acının gerçekliğini inkâr ediyormuşsun gibi hissedersin.
Hâlbuki tam tersi doğru.
Mizah, acıyı inkâr etmek değildir. Mizah, acıyla aynı odada durabilmektir. O hastane bahçesindeki kahkaha, anneleri için duydukları korkuyu azaltmadı. Sadece o korkunun yanına oturdu. İkisi birbirini iptal etmedi; aynı bedende, aynı anda yan yana yaşadı. Çünkü ikisi de aynı yerden gelir derinden hissetmekten.
Bir cenaze evi düşün. Oda kalabalık, herkesin sesi alçak, biri çay dolduruyor sessizce. Ve birden biri, merhumun bir huysuzluğunu anlatıyor belki hep aynı çay bardağını kullanmakta dirence dair bir hikâye, belki de televizyonun sesini hep çok açmasına dair. Oda gülüyor. Bir köşede oturan yaşlı teyze gözyaşlarını silerken gülüyor, ikisini aynı mendille yapıyor. O an yas tutulmuyor değildi. O an, yasın en saf hâliydi. Çünkü sevdikleri şeyi o tuhaf huyu, o eksantrik tarafı hâlâ canlı tutuyorlardı. Mizah orada bir kaçış değildi, bir bağdı; ölmüş olanı bir kez daha, kahkahanın içinden geçirerek hayata döndürmenin yoluydu.
Sinirbilim bunu uzun zamandır biliyor: kahkaha stres hormonlarını düşürür, bağışıklık sistemini güçlendirir, acı eşiğini yükseltir. Ama rakamlar bedeninin o anda ne yaptığını anlatamaz sana. Gülerken nefesin değişir. Göğsün açılır. Omuzların fark etmeden taşıdığın o gerginlik bir anlığına gevşer. Bu, bedenin "şimdi nefes alabilirsin" demesidir.
İşte mizahın asıl gücü burada. Acıyla alay etmek değil. Acıyı küçümsemek değil. Acının içinde bile insan kalabildiğini hatırlamak. Çünkü kahkaha atabilen biri, henüz tamamen teslim olmamış biridir. İçinde hâlâ bir direnç vardır, hâlâ bir hayatiyet vardır sönmemiş bir ışık gibi, en koyu odanın içinde bile.
Sufi gelenekte bir söz var: "Gülen yüz, secdeye daha yakındır." Çünkü kibir ciddiyetin arkasına saklanır, tevazu ise kendiyle dalga geçebilir. Düşün bir an: secdeye giden biri, alnını yere koyandır küçülmeyi kabul edendir. Kendi acizliğine, kendi tuhaflığına gülümseyebilen biri de aslında aynı şeyi yapıyordur. Ağırlığını taşımaz, teslim eder.
Sen de bir yerlerde gülmeyi unuttuysan, bunun ciddiyetle bir ilgisi yok. Korkuyla ilgisi var. Belki gülersen, acının gerçek olmadığını düşünecekler diye korkuyorsun. Belki gülersen, güçlü görünmen gerektiği bir yerde zayıf düşeceksin diye korkuyorsun. O yüzden yüzünü sabit tutuyorsun, çenen kilitli, gözlerin hep bir adım geride.
Ama izin ver söyleyeyim: gülebilen biri zayıf değildir. Gülebilen biri, acısının üstüne çıkmış değildir bile sadece acısıyla birlikte yürümeyi öğrenmiştir. Hastane bahçesindeki o kadın gibi: annesi hâlâ yoğun bakımdaydı, korku hâlâ oradaydı, ama bir an için, kardeşiyle birlikte, nefes aldı.
Bugün bir yerde gülümsersen, kendine kızma. O gülümseme, bedeninin sana "hâlâ buradayım" demesi.