Kim son sözü söylerdi, kim masaya yumruğu vurunca herkes sessiz kalırdı, kim "ben böyle istiyorum" dediğinde kimse itiraz edemezdi?
Bazımız o evden çıktı ama o ihtiyacı çıkaramadı. Büyüdük, evlendik, iş kurduk, kendi kararlarımızı kendimiz verir hâle geldik — ama hâlâ içimizde bir yer, bizi koruyacak, bizim adımıza karar verecek, bizi azarlayıp sonra "ama seni seviyorum, bunu senin için yapıyorum" diyecek birini arıyor.
İşte bu yer, siyasete en kolay sızan yerdir.
Güçlü lider figürleri neden bu kadar çekici geliyor bazılarımıza? Çünkü çocukken öğrendiğimiz tek güvenlik biçimi buydu: kontrol eden birinin yanında olmak, onun kurallarına uymak, onu kızdırmamak. O kontrolü sevgiyle karıştırdık — çünkü başka hiçbir sevgi örneği görmedik. Kontrol eden, ilgilenendir sandık. Bağıran, önemseyendir sandık.
Şimdi bir siyasetçi çıkıp "ben hallederim, sen sadece bana güven, düşünme bile" dediğinde, içimizdeki o çocuk derin bir nefes alıyor. Çünkü artık düşünmek zorunda değil. Sorgulamak zorunda değil. Belirsizlikle, karmaşıklıkla, "ya yanlış seçersem" kaygısıyla yaşamak zorunda değil. Biri onun yerine düşünecek. Tıpkı eskiden olduğu gibi.
Bu, akılsızlık değil — bunu hemen söyleyeyim. Bu, eğitimsizlik de değil. Bu, çok daha eski ve çok daha insani bir şey: erken yaşta hayatta kalmak için kurulan bir strateji, yetişkinlikte siyasi bir forma bürünüyor sadece. Çocukluğunda "itaat et, güvende kal" formülüyle büyüyen biri, yetişkinlikte de aynı formülü arıyor — sadece bu kez ülke ölçeğinde.
Peki bunun bir çıkışı var mı?
Var. Ama o çıkış, önce kendi evinde başlıyor. Kendi ilişkinde "hayır" diyebilmekle, kendi sınırını koruyabilmekle, "bu beni rahatsız ediyor" deyip karşındakinin kızmasına tahammül edebilmekle başlıyor. Çünkü sınır koyamayan bir insan, sandıkta da aslında özgür seçim yapmıyor — sadece tanıdık bir kontrol biçimini arıyor, adı değişmiş hâliyle.
Bu yüzden bu soruyu kendimize sormadan, "halk neden hep aynı hataya düşüyor" diye sormak boşuna. Önce sormamız gereken: ben kendi hayatımda kime, neden teslim oluyorum?