Bazen hayat, okuduğunuz sayfada birdenbire durur. Bir cümle biter, bir sonraki başlamaz. Siz orada, o boşlukta, nefes almaya çalışırsınız. Planladığınız her şey kariyer yolunuz, ilişkileriniz, kendinize dair inşa ettiğiniz o özenli anlatı sanki birinin masanın üzerindeki kâğıtları silip süpürdüğü gibi dağılıverir. Bu bir metafor değil. Bu, pek çok insanın tam anlamıyla yaşadığı o ağır, somut andır.
Ve işte tam o anda, zihninizin en köşesinden küçük bir soru yükselir: Bu mu olacaktı?
Bu soruyu tanıyorum. Çünkü o soru, aslında başka bir sorunun kılık değiştirmiş hâlidir: Hâlâ bir anlamı var mı? İnsan, anlam olmadan yaşayamaz. Kaos içinde bile anlam arar; hatta en çok kaosta arar. Ve bu arayış, zayıflık değil tam tersine, ruhun en derin ve en onurlu refleksidir.
Büyük senaryolarda, en güçlü sahneler hep beklenmedik yerlerden çıkar. Karakterin en çok büyüdüğü an, planın işlediği an değil; planın çöktüğü andır.
Senarist benzetmesi tesadüf değil. Hayatınızı bir roman gibi düşünün: her iyi hikâyede bir kırılma noktası vardır. Protagonistin en güçlü kısımları, her şeyin yolunda gittiği bölümler değildir. Tam tersine o beklenmedik dönemeçler, o "bu nasıl oldu" anları onu gerçek yapan, sizi o karaktere bağlayan tam da o kırılmalar. Yazar masasında oturup planlamadığı için değil, daha derin bir şeyin onları oraya götürdüğü için.
Bunu soyut tutmak istemiyorum. Gerçek hayatta bu, işini kaybetmek demek olabilir yıllarca inşa ettiğiniz bir pozisyonun bir sabah elinizden alınması. Ya da güvendiğiniz birinin sizi yarı yolda bırakması. Ya da sağlığınızın, planlarınıza rağmen kendi kararlarını vermesi. Bunlar acıdır. Gerçekten acıdır. Bu acıyı küçümsemek, ona "aslında iyi ki oldu" demek hem saygısızlık hem de yüzeysellik olur.
Ama şunu da biliyorum: Yıkılan bir şey, çoğu zaman aslında tutmaması gereken bir şeydir. Bunu anlamak zaman ister. Bazen yıllar. Ama zamanın içinden geriye bakıldığında, çoğu insan o dönemeçleri ne kadar acı vermiş olursa olsun bir tür açılma noktası olarak tarif eder. Bir kapının kapandığı, ama gerçek bir pencerenin ilk kez göründüğü an.
Maneviyat burada devreye girer. Ve bunu dinî bir çerçeveye hapsetmeden söylemek mümkün: Evrenin, hayatın, varoluşun bir zekâsı olduğuna dair o derin his çeşitli kültürlerde, çeşitli geleneklerde, hatta pek çok bilim insanının dilinde de yankılanan o his bize şunu söyler: Siz sadece kendi bakış açınızdan görebilirsiniz. Ama tablo, sizin gördüğünüzden çok daha büyük.
Güvenmek, teslim olmak değildir. Güvenmek, ellerinizi kaldırıp "ne olursa olsun" demek değildir. Güvenmek şudur: Ben elimden gelenin en iyisini yapıyorum; ama sonucun tek sahibi ben değilim. Bu ayrım küçük görünür, ama içinde yaşandığında neredeyse devrimcidir. İnsanı hem sorumluluktan kaçmaktan, hem de kontrolü olmayan şeyler için kendini yemekten kurtarır.
Hayatınızın senaryosu alt üst olmuşsa, bu senaryonun yazılmaya devam ettiği anlamına gelir. Bitmemiş demektir. Ve siz tam da bu kargaşanın içinde o hikâyenin hâlâ aktif, hâlâ soluk alan, hâlâ seçim yapabilen karakterisiniz.
Senarist size güveniyor. Aksi hâlde, o sahneyi size vermezdi.
Belki şu an anlayamıyorsunuz. Belki anlamak zorunda da değilsiniz. Bazen tek yapmanız gereken şey bir sonraki adımı atmak sadece bir adım ve o büyük, gizemli, güvenilir kaleme biraz daha alan açmaktır.
Bir Anlam Arayışının Ortasında Yazıldı…