Bir gün biri sana "kendini ne kadar seviyorsan o kadar sevilirsin" der. Sen de bunu bir yere not edersin, telefonun kilit ekranına koyarsın belki. Sonra aynaya bakıp tekrar edersin. Bir süre sonra fark edersin ki hiçbir şey değişmemiş. Aynı boşluk, aynı bekleme, aynı "neden ben değil" sorusu.
Çünkü mesele hiç "ne kadar hak ettiğin" değildi. Mesele, hak etmeyi bir önkoşul gibi düşünmen.
Düşün bir çiçekçi dükkanını. Vitrindeki güllere bakarsın, "bu güzel ama benim için değil" dersin içinden. Sonra eve dönersin, saksıdaki kurumuş bitkiye su vermeyi unutursun çünkü zaten "ona layık değilsin." Sevgiyle ilişkimiz böyle bir şey. Kendimize bir eşik koyarız yeterince zayıflarsam, yeterince başarılıysam, yeterince sabırlı, yeterince "düzgün" olursam o zaman gelir derler. Ama sevgi bir ödül değil. Sınav sonucu değil. Geçer not alınca açılan bir kapı değil.
Annenin mutfakta yemek pişirirkenki halini hatırla. Tarif kitabına bakmaz, ölçü kullanmaz, "biraz" der hep biraz tuz, biraz limon. O "biraz" yıllarca pişirmenin, yıllarca denemenin, yıllarca yanmanın sonucudur. Sevgiyi çekmek de böyle bir şey. Formülle olmaz. "Bunu yaparsam o gelir" hesabıyla olmaz. Çünkü karşındaki insan bir tarif değil, bir denklem değil.
Asıl mesele şu: Sen kendine nasıl davranıyorsun? Kendi sesine, kendi hatalarına, kendi yorgunluğuna nasıl bakıyorsun? Çünkü insan ilişkilerde aslında kendi iç sesini tekrar eder. Kendine "yetersizsin" diyen biri, karşısındakinin sessizliğini de "demek ki yetersizim" olarak okur. Kendine acımasız olan, sevgiyi de acımasızca test eder "gerçek mi, kalıcı mı, ne zaman bitecek" diye sürekli kontrol eder. Sevgi gelir ama güvenemez. Çünkü güvenmeyi kendine göstermemiştir hiç.
Bir de şu var: Aramak ile hazır olmak aynı şey değil. Çok arayan biri vardır her yere gider, her tanışmayı değerlendirir, her ihtimali analiz eder. Ama içeride hâlâ eski bir yara kapanmamıştır. Eski bir terk edilmişlik, eski bir "değersizim" hissi. O yara kapanmadan gelen her sevgi, o yaraya çarpar. Yara acıtır, insan da "bu doğru değil" diye iter. Sonra yine arar. Yine bulur. Yine iter. Döngü budur.
Sahilde dalgaları izlediğini düşün. Dalga gelir, kumu okşar, çeker gider. Sen elinle tutmaya çalışırsan kum parmaklarının arasından kayar. Ama elini açık tutarsan, dalga gelir, gider, yine gelir doğal akışında kalır. Sevgi de böyledir. Sıkı tuttuğun, kontrol etmeye çalıştığın, "kaybetmeyeyim" diye her şeyi hesapladığın an, zaten kaçırırsın. Çünkü karşındaki insan senin korkunu hisseder, senin eksikliğini doldurmaya çağrıldığını hisseder. Ve kimse, sürekli bir boşluğu doldurmak için sevilmek istemez.
Peki ne yapılır? Cevap basit ama kolay değil: Önce kendinle barış. Aramayı bırak demiyorum ararken, eksik bir parça gibi değil, tam bir insan gibi ara. "Beni tamamla" diye değil, "seninle büyüyeyim" diye yaklaş. Çünkü hak etmek, kanıtlamakla ilgili değil. Hak etmek, kendine bir insan gibi davranmaktır affeden, sabreden, anlayan bir insan gibi.
Son söz: Sevgi gelmiyor diye düşündüğün her an, aslında kendi kendine söylediğin hikayeye bak. O hikayeyi değiştirmeden, gelen sevgi de eski hikayeye uyar yarım, şüpheli, hep gidecekmiş gibi. Hikayeyi değiştir. Gerisi kendi gelir.