Hayat pahalılığı dinmeksizin sürüyor. Yaz mevsimine rağmen meyve ve sebze fiyatları hala cep boşaltıyor. İşçi, memur, emekli, dul, yetim, esnaf ve çiftçi kıt aylıklarla yaşam mücadelesini sürdürüyor.

Milyonlarca asgari ücretlinin ara zam hevesi kursaklarında kaldı. Mevcut 28 bin TL tutarındaki asgari ücret yürürlüğe girdiği yılbaşından bu yana 4 bin 986 TL eridi. Emekçi, asgari ücretin satın alma gücünü koruması için temmuzda ara zam bekledi. İktidar bu istemlere olumlu yanıt vermeyerek ara zamma kapıyı kapattı. 2027 yılı başında uygulanacak yeni ücret emekçinin cebine ancak şubat 2027’de girecek. O zamana dek 28 bin TL’ye talim edecek asgari ücretliler.

Ara zam için emekçi taleplerini haykırırken son toplantıya katılmasa bile komisyonda işçileri temsil eden TÜRK-İŞ sessizliğini korudu. Zaten son yıllarda komisyon toplantılarına önerileri dikkate alınmadığı gerekçesiyle hep gönülsüz katlıyordu. Protesto ederek son toplantıya haklı olarak katılmadı. TÜRK-İŞ Genel Başkanı Ergün Atalay, asgari ücretle çalışan işçilerin üyeleri olmadığını, ancak haklarını korumak için komisyona katıldıklarını zaman zaman açıklıyor. Üyeleri olmasa bile tüm emekçinin hakkını, hukukunu korumak zorunda Türkiye’nin en büyük işçi sendikaları konfederasyonu. Zira en büyük işçi sendikaları konfederasyonu olmanın sorumluluğu var omuzlarında .

Haziran ayından bu yana emekçiler “ ara zam” diye alanlarda haykırıyor. DİSK asgari ücrete ara zam yapılması için meydanlarda basın açıklaması yapıyor. Türkiye’nin en büyük konfederasyonu TÜRK-İŞ ile ikinci büyük konfederasyonu HAK-İŞ’ten bu konuda gür ses çıkmadı. Zevahiri kurtaran bir iki açıklamanın dışında hep suskun kaldılar. Oysa emekçilerin sorunlarını dile getirmek, talepte bulunmak, çözüm aramak üyeleri olsun ya da olmasın tüm sendikaların temel ödevi. Lakin üyesi olmayanların dışındakiler pek ilgilendirmiyor onları. DİSK emekçinin her sorunun da olduğu gibi asgari ücrete ara zam taleplerini de dile getirerek sınıfı geçti.

Asgari ücretlinin yanı sıra memur, işçi ve emekli de hayat pahalılığı altında feryat ediyor. Temmuz zamları kimseyi hoşnut etmedi. Seyyanen zam ve refah payı umutları boşa çıktı. Seçime dek dar ve sabit gelirli kitleye umut yok. Ne zaman seçim gündeme gelecek o vakit aylık, maaş ve ücretler hatırı sayılır oranda artırılacak. Geri kalan zamanda emekçi, emekliyi hatırlamıyor iktidar. Yazık değil mi yoksul insanlara.

Milyonların ne denli kötü durumda olduğunu DİSK-AR’ın “Ücret Kayıpları İzleme Raporu” gözler önüne seriyor. Rapora göre, enflasyon ve vergilerin işçi ücretlerine altı aylık toplam faturası en az 1 trilyon 167 milyar TL oldu. Hesaplamalara göre yılın altıncı ayında enflasyonun sadece sigortalı işçi ücretlerine birikimli faturası 613.7 milyar TL. Damga vergilerinin işçilere toplam faturası 553 milyar TL’yi buldu. Haziran’da asgari ücretin 1.5 katı ücretlerin en az yüzde 37’si, 2 katı ücretlerin en az yüzde 39’u enflasyon ve vergi yoluyla eriyip gitti. Asgari ücretliye 21 yılda 23 Cumhuriyet altını kaybettiren mevcut politika dar gelirliyi ileri günlerde daha fena halde yakacak.

Gelir vergisini, dolaylı verginin yükünü memur ve işçi sırtlıyor. Dolaylı vergilerin yüzde 70’ini emekçi kesim karşılıyor. Marketten alış veriş yaptığında dolar milyarderi de asgari ücretli de aynı tutarda KDV ödüyor. Böylesine bir adaletsiz sistem var vergide.

Yine rapora göre ortalama emekli aylığının asgari ücrete oranı 2002 yılında yüzde 122 iken 2025 yılında yüzde 84’e geriledi. Emekli aylığının kişi başına milli gelire oranı 2002 yılında yüzde 46.4 iken 2025 yılında yüzde 31’6 ya düştü. SGK’nın prim gelirleri 2002 yılından bu yana 273 kat artarken emekli aylıkları ve sağlık harcamaları 211 kat arttı. Prim gelirlerindeki artışa rağmen emekli aylıkları hep düşük oldu, milyonlar sefalete sürüklendi. Sorun kaynak olmamasında değil, sorun kaynakların kullanımını ilişkin tercihlerdir.

Nüfusun üçte ikisinden fazlası açlık ve yoksulluk sınırı altında aylık ve maaşlarla geçinmeye çalışırken tuzu kuru bir avuç varsıl gününü gün etmektedir. Asıl sorun budur. Vergide adaletin sağlanması insanlık hakkıdır. Böyle bir ortamda sendikaların daha gür şekilde seslerini çıkarmaları gerekmez mi