Annenin Fırtınasında Büyüyen Kız
Küçükken bir şey öğrenirsin, kimse sana anlatmaz ama vücudun ezberler: annenin yüzü. O yüzün hangi anda değişeceğini, hangi kelimenin fitili ateşleyeceğini, hangi sessizliğin fırtına öncesi olduğunu bilirsin. Bu bilgi sana kitaplardan gelmez. Ciğerlerine gelir. Karnına gelir. Sen daha "duygu" kelimesinin ne olduğunu bilmeden, annenin duygusunu yönetmekle görevlendirilmiş bir küçük insan olursun.
Kendini regüle edemeyen bir anne, çocuğuna şunu öğretir: benim hissettiğim şey, senin sorumluluğundur. O bağırdığında sen susarsın onu sakinleştirmek için. O ağladığında sen büyürsün onu teselli etmek için. O sustuğunda sen tetikte olursun o sessizliğin ne zaman patlayacağını kestirmeye çalışarak. Bir çocuk olman gerekirken, evin duygusal termostatı olursun.
Bunun adı psikolojide parentifikasyondur çocuğun, ebeveynin rolünü üstlenmesi. Ama sen bunu bir terim olarak yaşamazsın. Sen bunu "aşırı sorumlu olmak" olarak, "herkesi memnun etmek" olarak, "asla yük olmamak" olarak yaşarsın. Büyürsün ve fark edersin ki hâlâ bir odaya girdiğinde önce havayı yokluyorsun. Hâlâ birinin sesi biraz yükseldiğinde içinin sıkıştığını hissediyorsun. Hâlâ kendi ihtiyacını söylemeden önce karşındakinin ruh haline bakıyorsun.
Bu senin "hassas" olman değil. Bu senin eğitilmiş olman.
Bağlanma kuramı bize şunu söyler: çocuk, güvenli bir bağlanma için ebeveyninin öngörülebilir, tutarlı ve duygusal olarak erişilebilir olmasına ihtiyaç duyar. Kendini regüle edemeyen bir anne bunun tam tersini sunar öngörülemezlik. Bugün seni bağrına basan anne, yarın aynı davranışın için seni azarlayabilir. Bu tutarsızlık, çocukta bir tür kronik teyakkuz hâli yaratır. Sen büyürsün ama sinir sistemin o evde kalır.
İşin acı tarafı şu: bu annelerin çoğu seni sevmiyor değildi. Kendi regüle olamayan bir çocuktular aslında büyümüş, evlenmiş, anne olmuş ama hiç kendi fırtınasını dindirmeyi öğrenememiş kadınlar. Sana bağırdıklarında seni cezalandırmıyorlardı çoğu zaman; kendi taşıyamadıkları bir şeyi boşaltıyorlardı. Bu onları haklı çıkarmaz. Ama seni de "kötü bir anneye layık görülmüş kötü bir çocuk" olmaktan çıkarır. Sen sadece regüle olamayan birinin yanında büyüdün. Bu bir kader değil, bir koşuldu.
Tasavvufta bir söz vardır: insan, önce kendi nefsiyle imtihan olur. Belki de bu annelerin trajedisi tam da burada kendi nefisleriyle, kendi fırtınalarıyla hiç barışmamış olmaları. Ve sen, o barışmamışlığın içinde büyüdün. Ama şunu bil: onların bitmemiş imtihanı, senin miras almak zorunda olduğun bir yük değil.
Şimdi sen bir yetişkinsin ve belki hâlâ şunu yapıyorsun: bir ilişkide karşındakinin ruh hâlini kendi sorumluluğun sanıyorsun. Bir arkadaşın üzgün olduğunda, onu düzeltmeden rahat edemiyorsun. Kendi öfkeni hissettiğinde, önce suçluluk duyuyorsun sanki hissetmek başlı başına bir günahmış gibi.
Burada durman gereken yer şurası: onun duygusu, onun duygusuydu. Senin değil.
Bunu bir cümle olarak okumak kolay. Ama bedeninde bunu gerçekten hissetmek biri üzüldüğünde omuzlarının gevşek kalabileceğini, biri kızdığında senin hemen küçülmen gerekmediğini bilmek bu, yıllar süren bir yeniden öğrenme sürecidir. Buna farklılaşma denir: kendi iç halini, başkasının iç halinden ayırabilmek.
Eğer bu satırlarda kendini bulduysan, sana söyleyeceğim şey şu: sen bozuk değilsin. Sen fazla hassas değilsin. Sen sadece, küçükken sana verilmemesi gereken bir işi üstlendin ve o işi bırakmayı hiç öğrenmedin.
Şimdi öğrenebilirsin. Bir yetişkinin öfkesi karşısında donmadan durabilirsin. Birinin hayal kırıklığını, senin başarısızlığın olarak taşımayabilirsin. Annenin hiç sana veremediği o şeyi sakin, tutarlı, güvenilir bir varlık olmayı önce kendine verebilirsin.
Bu, onu affetmek zorunda olduğun anlamına gelmiyor. Sadece artık onun fırtınasını taşımak zorunda olmadığın anlamına geliyor.