Bir insan tek başına düşünür. Tartar, sorgular, vicdanıyla baş başa kalır.
Kalabalık düşünmez — hisseder. Ve hissettiği şeyi, sorgulamadan, anında, bütün bedeniyle yaşar.
Bunu hayatında en az bir kere fark etmişsindir: yalnız olduğunda asla yapmayacağın bir şeyi, bir grubun içindeyken çok kolay yapabilirsin. Bağırmak, tezahürat etmek, birini dışlamak, birine sorgusuz inanmak, birini sorgusuz nefret etmek. Yalnızken "ben bunu neden yapıyorum" diye sorardın. Kalabalıktayken bu soru hiç gelmez aklına — çünkü etrafındaki herkes aynı şeyi yapıyor, ve bu sana bir tuhaf rahatlık, bir meşruiyet hissi veriyor.
Sosyal psikolojinin en eski ve en sarsıcı bulgusu budur: kalabalık, bireyin sorumluluğunu eritir. "Ben yapmadım, hepimiz yaptık" cümlesi, vicdanı anestezi gibi uyutur. Tek başına asla yapamayacağın bir kötülüğe, bin kişiyle birlikte çok kolay ortak olabilirsin — çünkü artık o kötülük "senin" değil, "bizim".
İşte siyasi kutuplaşmanın motoru tam burada çalışır. Bir grup kimliği kurulduğunda — biz ve onlar, dindar ve laik, milliyetçi ve kozmopolit, bu taraf ve diğer taraf — artık karşı taraf bir insan değil, bir semboldür. Bir etiket, bir kategori, bir tehdit. Sembollerle empati kurulmaz. Sembollerle oturup konuşulmaz, anlaşılmaz. Sembollerle sadece savaşılır.
Ve bu mekanizma seni de kullanır, sen onu kullanmıyorsun. Bir kere "onlar" dediğin anda, karşındaki insanın da bir anne karnında büyüdüğünü, bir çocukluk geçirdiğini, bir kalp kırıklığı yaşadığını unutursun. O artık sadece "onlar"dır.
Toplumsal hafıza da aynı mekanizmayla çalışır, ama zaman boyunca. Bir milletin yaşadığı kolektif travma — savaş, açlık, ihanet, kayıp — kuşaklar boyu aktarılan bir korkuya dönüşür. Hiç yaşamadığın bir olayın korkusunu, sırf büyüklerinden duyduğun için taşırsın içinde. Ve o korku, gerçek tehdit çok önceden geçmiş olsa bile, bugünkü siyasi söylemi besler, bugünkü oy verme davranışını yönlendirir, bugünkü "düşman" tanımını şekillendirir.
Bir toplum, geçmişinin yasını gerçekten tutmadan, geleceğine sağlıklı karar veremez. Tutulmamış bir yas, siyasi bir öfkeye dönüşür sadece — adres değiştirir ama kaynağı hep aynı kalır.
Asıl soru şu: biz bu kalabalığın neresindeyiz? Düşünen, sorgulayan, vicdanıyla baş başa kalmaya cesaret eden tek bir insan mıyız — yoksa rahatlığı sevdiğimiz için, hissettiği şeyi sorgusuz yaşayan o çoğunluğun sessiz bir parçası mı?