Bazı insanlar vardır, ilk bakışta bir yere aittir onlar. Kökü belli, yeri belli, kokusu bile belli. Taşradan gelmiş gibi durur yanınızda — ses tonunda bir çakıl yolu, bakışında bir dağ yamacı, gülüşünde asfaltı hiç görmemiş bir toprak yol. Sıradan dersiniz içinizden. Belki biraz da yorucu dersiniz; o kadar çok tanıdınız bu tipi.
Sonra bir gün, tesadüfen, onunla gerçekten konuşursunuz.
Bilmiyorum neden hep yanlış anlıyoruz yerelliği. Sanki köklü olmak bir eksiklikmiş gibi, sanki coğrafyaya bağlı kalmak dünyayı görmemişliğin kanıtıymış gibi davranıyoruz. Oysa tam tersi doğru: En evrensel şeyler en derinden yerel olanlardır. Bir Erzincan tulumu, pastörize edilmiş, standardize edilmiş, her süpermarkette bulunan bir peynirden farklıdır — farkı da ucuzluğu değil, tam tersi, ucuzlaştırılamamış olmasıdır. O tulum, o dağın havasını içinde taşır. O otun mineralini. O soğuğun sabrını.
İşte bazı insanlar böyledir.
Onları tanıdığınızda ilk hissettiğiniz şey bir direnç olur. Bu adam hâlâ köyünden bahsediyor. Ya da: Bu kadın neden bu kadar az konuşuyor, neden bu kadar az yer kaplıyor? Metropolün yarattığı insan bambaşka bir şeydir; o insan yer kaplar, ses çıkarır, sürekli referans verir, sürekli kendini tanıtır. Kalabalıklarda görünür olmayı öğrenmiştir, çünkü görünmezse yok olur.
Ama taşranın insanı bekler. Acele etmez. Sizi ölçer, biçmez — sadece bakar. Ve o bakışta öyle bir derinlik vardır ki, bir süre sonra fark edersiniz: Sizi gören tek kişi odur.
Umami bir şey öğretir bize aslında. Tat bilimi açısından değil, varoluş açısından. Tatlıyı biliriz. Ekşiyi biliriz. Acıyı, tuzluyu — bunlar için kelimemiz var, bunları tarif edebiliriz, bunları önceden hissedebiliriz. Ama umami gelir ve dilinizde bir soru işareti bırakır. Nedir bu? dersiniz. Tarif edemezsiniz; sadece daha fazlasını istersiniz. Sizi masa başında tutan, tabağınızı bitirdikten sonra bile sizi orada oturtan bir şeydir umami. Bir cevap değil, daha derin bir meraktır.
Bazı insanlar tam da böyle çalışır.
Onlarla konuştuktan sonra eve dönersiniz ve kendinizi onların söylediği tek bir cümleyi düşünürken bulursunuz. Belki çok basit bir şeydi o cümle. Belki büyükannesinden duymuş, belki tarlada öğrenmiş, belki sadece o kadar çok sessizlikte oturmuş ki içinden doğmuştur. Ama o cümle sizde bir yer açar — daha önce fark etmediğiniz, belki de kapattığınız bir yer.
Seyahat kitapları size bu insanları tarif edemez. Instagram onları gösteremez. Çünkü onlar fotoğrafta kaybolurlar — tıpkı tulumun kokusu gibi, tıpkı dağ havasının fotoğrafı gibi. Ancak orada, o anda, o masada hissedilirler.
Bir dahinin kalabalıkta kaybolması trajik sayılır. Ama belki de asıl trajedi şudur: Kalabalık, kimi aradığını bilmez.
Yöresel sandıklarımız arasında taşınan o sessiz, köklü, acele etmeyen insanlar — onlar kaybolmuyorlar. Biz onları okumayı bilmiyoruz. Çünkü onları okumak için önce yavaşlamak gerekiyor. Önce sustukları yere oturmak, onların baktıkları ufka bakmak, onların saydıkları şeyleri saymak gerekiyor.
Ve kim yavaşlamak istiyor ki, bu şehirde, bu hızda?
Erzincan tulumunu ilk tattığınızda ne hissettiniz bilmiyorum. Belki şaşırdınız. Belki "bu kadar mıydı" dediniz, sonra bir lokma daha aldınız, sonra bir daha. Sonra konuşmayı unuttunuz, masadaki sohbeti unuttunuz — sadece o tat vardı ve o tatla birlikte, nedense, bir hüzün.
Bir şeyin gerçek olduğunu anladığınızda hissedilen o hüzün.